Bilim

Çömlekçilik ve Madenler « İcatlar ve Keşifler

Tarih öncesi toplumlarının gücünü sağlayan sanayilerden biri olan çömlekçiliğin gelişmesi de tekerlek sayesinde olmuştur.

Daha önce söylediğimiz gibi, seramik. Cilâlı Taş Çağı'nda biliniyordu. 'Bu insanların killi toprağa elle biçim vererek meydana getirdikleri çanak-çömlekler, bugün arkeologlara, kazıların tarihlerini tespit etme imkânını vermektedir. Çömlekçi, hammaddesine elleriyle istediği biçimi verdikten sonra, bunu güneşte pişirirdi. Pişirme işlemini ateşte yapmayı ve iklim şartlarının etkisinden kurtarmak için kapalı yerde pişirmeyi, neden sonra düşünebildi. Böylece ilkel fırın doğmuş oluyordu.

İlk sanayinin eserleri kısa sürede Yakın Doğu'yu sardı; bunlar, boyalı desenlerle süslü Mezopotamya çanak-çömlekleri, çok güzel şekiller verilmiş ve üstleri mavi . yeşil sırla kaplı Mısır vazolarıdır. Ortak yönleri, her ikisinin de çok gözenekli olmalarıdır; ancak bunun pek sakıncası olmasa gerekti, çünkü bu kaplar sıvı değil, tahıl ve tohum koymaya yarıyordu Sümerler iki küpü birleştirerek, tabut olarak kullanmaktaydılar.

Günün birinde 'aklı evvel' bir zanaatçı, imal ettiği vazolara daha düzgün yuvarlak biçim verebilmek için dönen bir tepsi kullanmanın yerinde olacağını düşündü. Bu buluş, hangi tarihe rastlar? Tekerleğin icadından hemen sonraya diyebiliriz; çünkü, dönme'nin izlerine M.Ö 4.000 yıllarından kalma vazolarda bile rastlanmaktadır. Bu dönen tepsinin, başlangıçta zanaatçının elle çevirdiği tahta bir tekerlek olduğu kesinlikle kabul edilebilir Aynı eksene monte edilmiş, ayakla çevrilen bir "düzenteker" (Makinelerde devinim hızını düzgün tutmaya yarayan büyük çaplı çark.) biçimindeki tezgâh daha sonra bulunmuştur. Öte yandan birkaç taşla inşa edilmekte olan derme çatma ocaklar da yavaş yavaş gelişmiş; bacalı ve tuğladan yapılma fırınlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün Louvre Müzesinin ve British Museum'un Eski Sanatlar Bölümlerinin vitrinlerini dolduran sayısız çanak-.çömlekler, işte böyle doğdu. Buralarda şimdi, mavi sırlı Mısır fayanslarını, Perslerden kalma Sus şehrinde imal edilmiş renk renk panoları, İndüs'ün pembe çanaklarını. Kuzeydoğu Çin yapısı siyah hamurdan üç ayaklı vazoları ve inanılmaz zariflikte Girit vazolarını hayranlıkla seyrediyoruz. Aynı çağlarda Sarı Irmak boylarındaki Çinliler yeni bir hamur denemekteydiler. Bunu Kaolin'den (beyaz kil) elde ediyorlardı. Böylece, tertemiz bir işçilik ve eşsiz bir zarifliğe imkân veren "porselen" icat edilmiş oldu.

Bu çeşitli sanayilerin köşelerinde, kendi hallerinde geliştiklerini düşünmek, büyük bir hata olur. Mısır'ı, Ege adalarını, Mezopotamya'yı, Bülücistan'ı, İndüs vadisini ve hatta Sarı Irmak'ı kapsayan geniş bir ticaretin var olduğunu düşünmemiz gerekir. Bu insanlar, gerek eşek, sonrada deve kervanlarıyla, gerekse akarsuların akışlarına uyarak, deniz kıyılarını izleyerek durmadan yolculuk ederlerdi. Yükleri de ,özellikle seramik eşyaydı. Buna tohum, parfüm, deri, kumaş, sanat eşyaları, mermer, fildişi ve hızla gelişmekte olan madenciliğin yarattığı yeni ihtiyaç maddeleri de eklenirdi.

M.Ö. 3.000 yılından başlayarak Giritliler, Mezopotamyalılar ve Mısırlılar hızla bakırın yerini almakta olan tuncu bol miktarda imal edebilmekteydiler. Yüzde 90 bakır ve yüzde 10 kalay karışımıyla elde edilen bu maden, yepyeni bir sanayinin hammaddesi olmuştu. Dökümcüler, madeni kalıplamadan önce, kalıba bir 'çekirdek' koyarak delik meydana getirmeyi biliyorlardı. Delik sayesinde mızrak, kılıç ve balta gibi araçlara tahta saplar geçiriliyordu. Bu silahlar, tahtanın madene perçin çivisiyle çakılmasıyla de imal edilmekteydi.

Bundan başka "halk sınıfları" için tunçtan süs eşyası da yapılıyordu, öyle ki, bu maden, kuyumculukta da önemli bir yer tutmaktaydı. Tunçtan küpe, yüzük, kolye, bilezik, taç gibi eşyalar Mısır ve 'Mezopotamya'da özellikle aranan ticari mallardı. Louristan'daki kazılardan çıkarılan birçok kalıntılar, bu çeşit süslerin zırhlara, silahlara, atların üzengilerine ve gemlerine kadar yayıldığını göstermektedir.

Bununla birlikte, önemli kişiler bu 'değersiz' madene pek. 'itibar' etmemekte; pahalı süsleri tercih etmekteydiler. M.Ö. 3.000 yıllarında altının bilindiği bir gerçektir. Akarsularda saf olarak bulunabilen bu maden, parlaklığı, rengi ve işleme kolaylığı gibi niteliklerinden ötürü hemen kuyumculuğun en çok aranan maddesi haline gelivermişti. Çağımızdan beş bin yıl önce altın, Sümerlerde, bugün bizde olduğundan daha bol ve yaygındı. Gerçekten de bugün altın süs eşyasını Güney Amerikalı birkaç zenginden ya da bazı zenci boksörlerden başka, bir Ur kralcığı kadar kim takıp takıştırabilir?

1927'de Ur'da bir kral mezarı ortaya çıkaran Wooley'in, gördüğü manzara karşısında neden şaşkınlığa düştüğünü gözünüzde canlandırabilirsiniz: Hükümdar, mezarına bütün eviyle birlikte; yani, muhafızları, savaş arabası, seyisi, öküzü ve dokuz karısıyla gömülmüştü. Ayrıca ev eşyaları, altın ve bakır silahtar, gümüş ve altın sofra takımları, çeşitli mücevherler, altın kabzalı hançerler, iğneler, taçlar, küpeler, altından ve gümüşten yapılmış taşlı araba süsleri de mezara konmuştu.

Milattan otuz yüzyıl önce kilolarla altının kullanıldığı ve bu çeşit bir 'israfa kuyumcuların sanat ve dehalarını dökmüş olmaları, insanlık tarihinin başlangıç çağının saltanatı üzerine yeterli bilgi vermektedir. Gerçekten de bu, Tutmosis, II. Ramses, l. ve II. Sargon gibi büyük 'inşaatçı'ların göz kamaştırıcı saltanatlarına yaraşır bir dönem olmuştu.

Roma ve Atina'nın henüz birer kulübe topluluğu halin de bulunduğu sırada bu 'haşmetli' imparatorluklarda yüce uygarlıkların eserleri olan dev şehirler yer yer yükselmekteydi: Ege adalarında Knosos; Nil boyunda Teb; Fırat boyunda Babil; Dicle'de Ninova; İndüs üzerindeki olağanüstü şehir, Mohenjo-Daro... Dünyanın karanlığını boylu boyunca yaran parlak ışıklı bir yıldız dizişiydi sanki.

İyi Koca Geni « Genetik

Amerikalı bilim adamları, erkeklerin daha şefkatli ve tek eşli olmasını belirleyen geni keşfettiler. ABD'nin Atlanta Kenti'ndeki Emory Üniversitesi bilim adamları Tom Insel ile Larry Young'ın fare türleri üzerinde yaptıkları araştırma, çok ilginç sonuçlar ortaya koydu. Sürü halinde veya tam tersine tek başına yaşayan, tek eşli ya da çok eşli gibi birbirlerinden oldukça farklı yaşam tarzları olan fare türleri arasında yapılan araştırmalar, tek bir genin erkek cinsin sosyal ve monogam olma gibi özelliklerini belirdiğini kanıtladı.

Nature Dergisi'nde yayınlanan araştırma raporuna göre, Insel ve Young, erkek cinsin davranış biçimleri üzerinde etkili olan genetik faktörleri belirlemek istedi. İki bilim adamı, bu amaçla normalde anti sosyal ve çok eşli olan laboratuvar faresine bunun tam tersi özelliklere sahip yani sadakatıyla meşhur, tek eşli ve sosyal bir canlı olan tarla faresi geni aşıladı.

Aşılanan labortuvar faresi, sürü halinde yaşayan ve oldukça sosyal olan tarla faresinin davranış özelliklerini aynen benimsedi. Yani, hem sosyalleşti, hem de tek eş seçerek, ona karşı çok sevecen davranmaya başladı.

Bilim adamları, söz konusu genin insan dahil birçok memelide bulunan vasopressin adlı doğal hormonun salgılanmasına yol açtığını, bu hormonun da erkeklerin saldırganlık, iletişim kurma yeteneği ve cinsel davranışlarını etkilediğini belirttiler. Tek eşli ve sevecen tür farelerde, DNA sarmalınının, ötekilere oranla daha uzun olduğu ve dolayısıyla vasopressin adlı hormon salgısını ateşlediği anlaşıldı.

Sosyal olmayan farelerde DNA, daha kısa çıktı. İlk kez yapılan bu deney sonunda; anatomisi, kimyası ve psikolojisi hakkında çok az şey bilinen beraber yaşama ya da tek eşe bağlanma gibi sosyal formasyonlar hakkında bilgiler artacak. Yani iyi bir koca nasıl olunur veya hangi tür erkek iyi koca olur gibi yanıtsız kalan sorulara tatmin edecek yeni cevaplar üretilebilecek. Bunun yanısıra otizm, şizofreni ve Alzheimer hastalığı gibi hastalıklara karşı etkili tedaviler geliştirilebilecek.

Hava Yastıkları « İcatlar ve Keşifler

Hava yastıkları 80'li yılların başında ortaya çıktıklarından beri binlerce hayatı kurtarmışlardır. Aslında hava yastıkları İkinci Dünya Savaşı sırasında uçakların yere çakılmalarında bir önlem olarak tasarlanmış ve ilk patent o zamanlarda alınmıştı.

Hava yastıklarının arabalara uygulanmasında birçok problemle karşılaşıldı. Basınçlı havanın araba içinde muhafazası, süratle şişmenin sağlanması, ani şişme sırasında yastığın patlamasının veya kişiye zarar vermesinin önlenmesi vs...

Hava yastığında üç ana parça vardır. Birincisi yastığın kendisi ki, ince naylon iplikten yapılmış ve konsolda bir silindir üzerine sarılmıştır. Aslında sürücü tarafındaki hava yastığı diğerlerinden farklıdır. Diğerleri tipik bir silindir şeklinde iken sürücü tarafındaki direksiyonun ortasına uyacak şekildedir.

İkinci olarak yastığa ne zaman şişeceğini bildiren, arabanın ön tarafında bir sensör vardır. Bir tuğla duvara yaklaşık saatte 15 - 25 kilometre süratle çarpıldığında oluşacak kuvvet karşısında sinyal verecek şekilde ayarlanmıştır.

Son olarak da şişirme sistemi vardır. Hava yastıkları sıkıştırılmış veya basınç altındaki havanın veya bir gazın salıverilmesiyle şişmezler. Bir kimyasal reaksiyonun sonucunda şişerler. Bu kimyasal reaksiyonun ana maddesi 'sodyum azide'dir, yani NaN3. Normal şartlarda durağan olan bu molekül ısıtılınca anında ayrışır ve ortaya nitrojen gazı çıkar. Çok az miktarından, yani 130 gramından 67 litre nitrojen çıkabilir.

Ancak bu ayrışmadan ortaya bir de sodyum (Na) çıkar ki, çok reaktiftir. Su ile birleşince vücuda bilhassa gözlere, buruna ve ağza ağır tahribat verebilir. Bu tehlikeyi önlemek için hava yastığı üreticileri kimyasal reaksiyonda sodyum ile birleşebilecek bir gaz daha kullanıyorlar ki, bu da potasyum nitrattır (KNO3). Bu reaksiyondan da yine ortaya nitrojen çıkar.

Arabanın önündeki sensör belli bir seviyenin üstündeki çarpmada, NaNS'ün bulunduğu tüpe bir elektrik sinyali gönderir. Burada çok küçük bir spark oluşur ve bunun yarattığı ısıdan da NaN3 çözülür, açığa çıkan nitrojen hava yastığına dolarak şişirir. Burada ilginç olan sensörün çarpmayı algılaması ile yastığın şişmesi arasında geçen zamandır. Sadece 30 milisaniye yani 0.030 saniye.

Bir saniye sonra yastık üzerindeki özel delikler vasıtası ile kendi kendine söner ve kazazedeye devamlı baskı yapılmasına mani olur.