Çamur Seli « Doğa
Çamur akıntıları, bunlar, normal akışa en yakın olan kütle hareketleridir. Su ile doygun hale gelmiş olan maddeler oldukça hızlı bir şekilde ve vadileri izleyerek hareket ederler. Çamur akıntıları, yarı kurak ve kurak bölgelerde çok görülür ve bu sahalarda topografyayı şekillendiren etkenlerden biri olarak rol oynar.
Yamaçların dik olması, ıslanınca kayganlaşan formasyonların, özellikle killi maddelerin varlıkları, sağanak halinde şiddetli yağışlar ve sonuçta bitki örtüsünün azlığı çamur akıntılarının oluşmasını kolaylaştıran başlıca koşullardır.
Bu şekilde harekete geçen kütleler, aslında çamurdan oluşmakla birlikte, birkaç ton ağırlığında kayaları da beraberinde sürükleyebilirler. Kurak ve yarı kurak bölgelerde dağların eteklerinde oluşum sahalarından çok uzaklara kadar sürüklenmiş bağımsız iri blokların (erratik bloklar) çamur akıntıları ile buralara taşınmış olmasını bir olasılık olarak hatırlamak gerekir.
Çamur akıntısının cephesi, ileriye doğru hareketi sırasında önüne çıkan büyük küçük taşları ve blokları toplar; bir süre sonra kaya parçalarından ve çamurdan oluşan sulu bir hamur halini alır. Fakat ilerledikçe, yeni yeni maddelerin bu hamura katılması sonucunda giderek daha kıvamlı bir hal kazanır ve sonuçta hareket özelliğini kaybederek durur.
Katılaşan ön kısımda hareketin durması, geride henüz sıvı halde olan çamur kütlesinde bir takım hareketlere ve dalgalanma şekillerine neden olur. Çamur akıntılarının sürükleme kuvvetleri çok fazladır. Bunlar bir çok yapıları temellerinden sökebilir; yolları, tarlaları ve yerleşmeleri yıkabilirler.
Çamur akıntılarının yarı kurak ve kurak bölgelerde çok yaygın bir kütle hareketi şekli olduğu yukarıda açıklanmıştır. Bunlar Akdeniz Bölgesinde de görülür ve örneğin İtalya’da Frana adı altında tanınır. Ülkemizde 13 Temmuz 1995’te o günkü yağışın 28.2 mm’yi Temmuz ayı toplamının 88.8 mm’yi bulduğu, Beşparmak Dağının kuzey eteğinde kurulu olan Senirkent’te beş ayrı koldan meydana gelen çamur akıntısı neticesi 74 kişi hayatını kaybetmiştir.
Olay günü şiddetli yağışlarla özellikle yamaçlardaki kayalıkların önünde yer alan bol miktarda kil, döküntü malzeme, Senirkent konisinin malzemesi ve zirve kesimlerindeki moren depolarının harekete geçmesi ile yamaçların sahip olduğu kuvvetli eğim (60°-65°) ve kısa mesafede yükselti değerlerinin artışı, ayrıca var olan Karaağaçların kesilmiş olması gibi bitki örtüsünün zayıflığı bu sellenme hareketi ile çamur akıntısında etkili olmuştur.
Karada Yaşayan Balinalar « Araştırma Sonuçları
Karada yaşayan balinaların en eski atalarına ait fosillere Pakistan'da rastlandı. 50 milyon yıllık olan kemikler, ilkel memeliler ve balina ailesi hakkında bilinen boşlukları doldurdu. Ayrıca yeni bulunan fosillerle, dört ayaklı memeliler ve günümüzde yaşayan balinalar hakkında bilinmeyenler de ortaya çıkacak.
Bu yırtıcı hayvanlar, bir kurt büyüklüğünde ve çok iyi koşabiliyor. "Pakicetid" adı verilen bir gruba aitler. Hayvanları ayıran en önemli özellik ise ayak kemikleri. Ayrıca balina ailesinde bulunmayan bir özelliğe de sahipler: kulaklarında kemik bulunuyor.
Bilim adamları, balinaların ilk dönemlerinde balığın tadına vardıklarını, yüzmeyi öğrendiklerini ve daha sonra da suda yaşamaya başladıklarını düşünüyorlar. Bu görüşe göre balinalar, bir nesilden diğer bir nesile geçtikçe uzuvlarını giderek kaybetmişler ve tamamen deniz hayatına dönmüşlerdir.
Kemikleri bulan ekipten Hans Thewissen, bulunan vücudun, bir köpeğin vücuduna benzediğini ve kafa yapısının, dişlerin tam anlamıyla balina özelliklerini taşıdığını söyledi. Thewissen, "Çoğu kara hayvanından farklı, gözler birbirine çok yakın, burunları çok uzun ve kuyrukları kuvvetli ve uzun" dedi.
Yeni bulunan fosiller bugüne kadar balinalar ve kara memelilerine ait ilk fosiller. Ortaya çıkan yeni bilgilerle balinalar ve su aygırları arasındaki bağlantıyı da ortaya çıkarılacak. Araştırmacılardan Christian de Muizon ilk balinaların yüzemediğini fakat karada yürüdüğünü belirtti.
Europa'da Yaşam « Uzay Araştırmaları
Son araştırmalardan anlaşıldığı gibi, astronomlar aslında aramalarını Güneş Sistemi'nin yanlış bir bölgesinde sürdürmüşlerdi. Uzay sondası "Galileo", Dünya'dan 800 milyon km uzaklıktaki olası bir vaha ile karşı karşıya: Jupiter uydusu Europa.
Gözlem Robotu üç yıldan beri, bu dev Gezegen'i ve uydusunu gözlemekte. Geçen aylarda elde edilen görüntülerden, Jüpiter'in uydusunun, en az Dünya'nın uydusu Ay büyüklüğünde olduğu saptandı.
Peş peşe elde edilen görüntülerden sonra, Berlin Uzay Enstitüsü'ndeki bilim adamları, Europa Uydusu'nda, dev bir okyanusun bulunduğunu tahmin ediyorlar. "Ancak okyanusun derinliğini şimdilik bilmiyoruz" diyor, Gerhard Neukum.
"Galileo" verilerini değerlendiren Amerikalı jeologlar, 15 km kalınlığındaki buz tabakasının altında 100 km derinliğinde bir denizin bulunduğunu hesaplamışlar. Pasifik Okyanusu'nun derinliği ise sadece 11 km. Eğer Amerikalı araştırmacıların hesapları doğruysa, Europa'da Dünya'dakinden iki misli daha fazla su bulunmakta.
İnanılır gibi değil, ama Europa'nın yüzeyinden alınan fotoğraflarda, tıpkı Arktik'tekine benzer hareketli buzul tabakaları görülmekte. Asteroidlere ait düşme izleri, Ay'dakine oranla çok daha az. Kraterlerin sayıları ve biçimleri, aslında buz tabakasının sadece birkaç milyon yıldan beri geliştiğini gösteriyor, yani sonuçta Europa tamamen donmuş olamaz.
Peki ama böyle bir şey mümkün olabilir mi? Neredeyse hiç Güneş ışını almayan Jüpiter uydularında, en yüksek sıcaklık -130 derecedeyken, hâlâ donmamış su bulunabilir mi?
"Bu durum ilk başlarda bizi de çok şaşırtmıştı" diyor, Neukum. "Fakat daha sonra Jüpiter'in Dünya'dan 300 misli daha ağır olduğunu hatırladık. Yoğun gaz içerikli Gezegen, uydularını muazzam bir gelgit gücüyle yoğurduğundan, bunların içlerinde kinetik ısı oluşur."
Jüpiter uydusundaki buz tabakası kilometrelerce derinliğinde, böylece pekala Güney Denizi'nin sıcaklığında bir deniz olduğu düşünülebilir. Ne var ki, Europa uydusunun tümü karanlık. Fakat basit organizmalar Güneş ışığı görmeden de yaşayabiliyorlar.
Örneğin, Yeryüzü'ndeki okyanusların hiç ışık almayan derinliklerinde, metrelerce uzunlukta spirografisler, yengeçler ve dev midyeler dolaşmakta. Bu yüzden bazı bilim adamları, Europa'da canlıların varlığına inanıyorlar. Araştırmacılar 2003 yılında Europa'nın yörüngesine, radarlarla, uydunun her yanını aydınlatacak bir aygıt yerleştirmeyi düşünüyorlar.
Pasadena (Kaliforniya) NASA Gezegen Araştırma Merkezi'ndeki bilim adamlarının Europa ile ilgili projeleri daha ilginç. Uydu'nun yüzeyine gönderilecek bir uzay sondası, adeta bir torpido görevini yerine getirecek. Nükleer enerjiyle çalışan sondanın ucunda bulunan "Cryobot" (delici kapsül), kilometrelerce karanlıktaki buz tabakasını eritecek.
Kalın buz tabakasının delinmesiyle birlikte, delici kapsül, "Hydrobot" olarak adlandırılan denizaltı robotunu, buz tabakasının altındaki "denize" fırlatacak; ve proje başarıya ulaşırsa, "Hydrobot" kilometrelerce derinlikte gözlemlerini sürdürebilecek.
NASA araştırmacıları, projeyi önce Antarktik'te deneyecekler. Güney Kutup İstasyonu Wostok'un 4 km altında, yüz bin yıldır dış dünyadan kopmuş olarak varlığını sürdüren dev bir göl keşfetmişler. Rus bilim adamları, ilk denemede buzun içinde yabancı mikroplara rastlamışlardı.
Biyolog Karl Stetter, yaptığı uzun incelemeler sonucunda, organizmaların yalnızca dondurucu sıcaklıklarda değil, kaynaçlarda, çok sıcak petrol kaynaklarında ve yanardağ ağızlarında da, tamamen havasız ve ışıksız yaşayabildiklerini tespit etti. "Böylece, yavaş yavaş, yaşamın düşündüğümüzden çok daha çeşitli ortamlara uyum sağlayabileceğini anlamaya başladık" diyor, astrobiyolog Frank Drake.